SIP server kurmak

April 5, 2009 Leave a comment

İlk aşamada bir SIP server yazılımı temin etmek gerekir. Kullanım kolaylığı ve dökümantasyon açısından

  • Mobicents
  • Asterisk
  • tavsiye edeceğim yazılımlar. Tecrube edindiğim Asterisk’in Linux kurulumu üzerinde duracağım.
    Bir SVN server araçılığıyla kaynak kodumuzu indiriyoruz:
    Not: Eğer SVN yüklü değilse aşağıdaki komut aracılığıyla SVN paketini yukleyebilirsiniz.
    # apt-get install subversion

    Stabil Asterisk sürümünü indirebilmek için;
    # svn checkout http://svn.digium.com/svn/asterisk/branches/1.2 asterisk-1.2
    # svn checkout http://svn.digium.com/svn/zaptel/branches/1.2 zaptel-1.2
    # svn checkout http://svn.digium.com/svn/libpri/branches/1.2 libpri-1.2

    En son Ana CVS Versionunu indirebilmek için;
    # svn checkout http://svn.digium.com/svn/asterisk/trunk asterisk
    # svn checkout http://svn.digium.com/svn/zaptel/trunk zaptel
    # svn checkout http://svn.digium.com/svn/libpri/trunk libpri

    Asterisk kaynak kodlarını indirdiğiniz yere ulaşabilmek için
    #cd /usr/src/asterisk

    Son olarakta kaynak kodlarını derlemek için;

    Dikkat kurulum sırası: libpri, zaptel, asterisk şeklinde olmalıdır.

    -libpri kurulumu
    #cd /usr/src/asterisk/libpri
    #make clean
    #make
    #make install

    -zaptel kurulumu
    #cd /usr/src/asterisk/zaptel
    #make clean

    #make install
    Not: Kernel 2.6 kullanıyorsanız
    #make install komutundan önce
    #make linux26 komutunu çalıştırınız.

    -asterisk kurulumu
    #cd /usr/src/asterisk/asterisk
    #make clean

    #make install

    Not: Beklemede mp3 uzantılı ses dosyalarını kullanmak icin
    #make install komutundan önce
    #make mpg123 komutunu çalıştırınız.

    Kolay Gelsin.

    Categories: bitirme projesi, VoIP Tags: ,

    Yeni Bir Sayfada Sana Bakmak

    April 2, 2009 Leave a comment

    herşey yapılabilir
    bir beyaz kağıtla
    uçak,örneğin uçurtma,mesela
    altına konabilir
    bir ayağı ötekilerden kısaolduğu için
    sallanan bir masanın
    veya şiir yazılabilir
    süresi ötekilerden kısa
    bir ömür üzerine.

    bir beyaz kağıda
    her şey yazılabilir
    senin dışında
    güzelliğine benzetme bulmak zor
    sen en iyisi sana benzemye çalışan
    her şeyden
    bir gülden, bir ilk, bir sonbahardan sor
    belki tabiattadır çaresi
    senin bir çiçeğe bu kadar benzemenin
    ve benim
    bilinci nasırlı bir bahçıvan çaresizliğim
    anlarım bitkiden filan
    ama anlatamam
    toprağın güneşle konuşmasını
    sana çok benzeyen bir çiçek yoluyla.

    sen bana ışık ver yeter
    bende filiz çok
    köklerim içimde gizli
    gelen giden,açan soran,bere budak yok
    bir şiir istersin,
    “içinde benzetmeler olan”
    kusura bakma sevgilim
    heybemde sana benzeyecek kadar
    güzel bir şey yok.

    uzun bir yoldan gelen
    tedariksiz katıksız bir yolcuyum
    yaralı yarasız sevdalardan geçtim
    koynumda bir beyaz kağıt boşluğu
    her şeyi anlattım
    olan, olmayan,acıtan, sancıtan
    bilsem ki sana varmak içindi
    bütün mola sancıları
    bütün stabilize arkadaşlıklar
    daha hızlı koşardım
    severadım gelirdim
    gözlerinin mercam maviliğine

    sana bakmak
    suya bakmaktır
    sana bakmak
    bir mucizeyi anlamaktır

    sana sola bakmadan yürüdüğüm yollar tanıktır
    aşk sorgusunda şahanem
    yalnız kelepçeler sanıktır
    ne yazsam olmuyor
    çünkü bilenler hatırlar
    hem yapılmış,hem yapma çiçek satanlar
    bahçıvan değil tüccarlardır
    sen öyle göz
    sen öyle toprak ve güneş ortaklığı
    sen teninde cennet kayganlığı iken
    sana şiir yazmak ahmaklıktır.

    bir tek söz kalır
    dişlerimin arasından
    ben sana gülüm derim
    gülün ömrü uzmaya başlar

    verdiğim bütün sözler
    sende kalsın isterim
    ben sana gülüm derim
    gül sana benzediği için ölümsüz
    yazdığım bütün şiirler
    sana başlayan bir kitap için önsöz.

    sana bakmak
    bir beyaz kağıda bakmaktır
    herşey olmaya hazır
    sana bakmak
    suya bakmaktır
    gördüğün suretten utanmak
    sana bakmak
    bütün rastlantıları reddedip
    bir mucizeyi anlamaktır
    sana bakmak
    allah’a inanmaktır..

    YILMAZ ERDOĞAN
    mart 2000-bodrum

    Categories: Uncategorized Tags: ,

    Kurdun Ensesi…

    April 2, 2009 Leave a comment

    Bilgisayar mühendisiliği okuyup hatta bitirme aşamasında olupta Open Source oluşumuna herhangi bir katkıda bulunmamak ilerde yapacağınız mesleğe en büyük vefasızlık olur şimdiden.Bu kanıya nerden vardığımı minik bir hikaye ile anlatmaya çalışayım.

    Bitirme projesi. Bu dönemin özeti bu olacak sanırım benim için. İnsan hata yapabilir. Bende Aman bir şeyler öğreneyim. Az dersim var, çok zamanım var, çalışır yaparım düşüncesiyle ve sağolsun proje danışmanımın “ZOR” uyarılarına rağmen güzel bir bitirme projesi konusunu hem de araştırıp buldum. Ne vardı şöyle güzel bir web-based proje bulsam bir haftada bitirsem sonra ense yapıp gezsem tozsam, stress yapmasam. Super bir proje konusu olmayabilir belki fakat en azından bizim okulda emsali olmayan konular üzerine bir çalışma olduğunu yazılmış tezleri incelerken öğrenmiş oldum.

    Dönem başı rahatsız olduğum için başlayamadım bir türlü. Makale araştır, oku. İlk haftaların özeti oldu. Sonra danışmanım sağolsun bir firma ile görüşüp projem için yardım sağlayabileceklerini belirtti. Gayri ihtiyari seviniyor insan. Çok karşılaşmadığımız vak’alar bunlar.

    Sonuç ? Açıklayayım.

    İletişime geçip bir cevap alıp görüşene kadar sanırım 3 hafta geçti. Bu süre içinde nasıl olsa yardım alacağım diye işleri ağırdan alıp kuracağım sistem üzerine çalışmamam eşşekliğin önde gideni. Bunu algılamayıp kabul etmemek daha büyük eşşeklik. En sonunda görüşmeye gidip gidip verebilecekleri yardım ve benim ihtiyaçlarım konusunda sonucu belli olan bir görüşme yaptık. Ordaki yetkili

    -Şirket politikası gereği herhangi bir yazılım veremiyeceklerini hatta bunu herhangi bir şirketin yapmayacağını, açık kaynak yazılımlara yönelmemi belirtti.

    Bundan sonrasınıda pek dinlemek istemedim açıkcası. Ne dediyse evet deyip görüşmenin kısa olan süresini dahada kısaltıp ordan hemen çıkmak istedim. Tabi şunu belirtmekte fayda var. Kesinlikle orda görüştüğüm kişiler ya da firma hakkında olumsuz bir düşünceye sahip değilim. Bir cevap almak için uzun süre beklememin haricinde herhangi bir hataları yok.

    Benim hatam ise “Kurdun ensesi niye kalındır ?” sorusuna olan cevabı unutmuş olmam. Malum bilgisayar mühendisleri olarak yardım ya da başlangıç için tavsiye isteyen insanlara kendimizi “kendin öğren” düsturuna fazla kaptırıp, “Google nedir biliyon ? ” demeyi üstünlük olarak algıladığımız için kurdun ensesinin niye kalın olduğunu hiçbir zaman unutmamam gerekirdi.

    Farklı bir açıdan baktığımızda ise güzel tarafları bu deneyimin. Okulun ilk senelerinde “açık kaynak” oluşumu üzerine baya bir kaynak incelemiştim.  Bilgisayarıma linux kurabilmek için(o zamanlar next+next kurulumu olan ubuntular yoktu :) ) kaç hafta uğraşmıştım. Sonra biraz okul sayesinde birazda tembelliğin etkileri sayesinde ateşim söndü. Şimdi ise deliler gibi işime yarayacak açık kaynak yazılım araştırıp kurup kodlarını inceleyip compile etmeye çalışıyorum. Bunu zamanında yapmış olsaydım. Gidip eski hocam Ali Sezgin’in deyimiyle Ruhunu paraya satmış bir firmanın yardımını almayı düşünmek yerine kendi işimi kendim yapmış olurdum.

    Şimdi Laboratuar günlükleri yazabilecek kadar bitime labında vakit geçiriyorum. Biter ya da bitmez proje, önemli olan ders alıp ilerde aynı hataları tekrar etmemek.

    Çalıntı yazılar

    April 2, 2009 Leave a comment

    Bir şeyler yazmak yerine işin kolayına kaçıp daha önce yazmış olduğum bir kaç yazıyı ekliyorum. Okuyanlar bir yerlerden hatırlayanlar olacaktır. Teknik bilgi içermediği için okuması kolay, eğlenceli yazılarmış. Genellikle canım sıkıldığı zamanlar yazdığım için ise biraz(!) melanolik olmuş olabilir.

    Aman be niye uğraşıyorum. Yazdık okuyun işte..

    Categories: Uncategorized

    Bugün Gerçek

    April 2, 2009 Leave a comment

    Başlık sayın sevgili arkadaşım Başak Zengin’in kullandığı mail adresinden çalınmıştır. Her hakkı saklıdır..

    Bugün Gerçek

    “Yaşam kaybetmeyi öğrenmektir”.
    Nasıl mı ? Size en başından anlatayım. Kaybetme maceramız daha anne karnından çıktığımızda başlar.Hiç emek harcamadan hüküm sürdüğümüz, dünyanın en güvenli, en yumuşak korunağını ana rahmini kaybederiz önce.Bizden intikam almak için bekleyen dünya, sanki ordan niye çıktın dercesine, gözlerimizi yakan ışıkları, kulağımızı tırmalayan gürültüsü, sıcağı, soğuğu, açlığı, kiri hastalığıyla saldırır üzerimize. Ama bizde öyle kolay kolay pes etmeyiz. Kaybettiklerimizin yerine anında başka bir şey koyarız. Hem cennetimizi kaybetsekte o kutsal yerin sahibi annemiz bizimledir, üstelik bir de baba verilmiştir emrimize. Dünyaya alışmaya başlayınca kaybettiğimiz cenneti hemen unutuveririz. Ancak büyüdükçe annemiz de babamız da bizden uzaklaşmaya başlar; onları kardeşlerimizle
    paylaştığımızı anlarız. Kardeşimiz yoksa bile babayı anneyle, anneyi babayla paylaştığımızı anlarız. Bize gösterilen ilgi günden güne azalır. Azalan ilgi dünyanın bizden ibaret olmadığını göstermek için bir uyarıdır aslında. Ama bu uyarıyı görmezden geliriz. Düşler kurar, hayaller uydurur, kaybettiklerimizin yerine başkalarını koyarak dünyayı kendimiz sanmayı, bu yalana kanmayı sürdürürüz. Arkadaşlarımızla hiç ayrılmayacağımızı düşünürüz. Keşke böyle sonsuza kadar aynı mahallede, aynı okulda yaşasak diye dilekler tutar, birbirimize sözler veririz, ama yıllar birer birer alır arkadaşlarımızı elimizden. Ancak yeryüzünde ne kadar kötülük varsa bizde de o kadar umut vardır. Ergenlikle birlikte aşk denilen o büyülü, o rezil, o soylu, o kahraman, o korkak duygu utançtan kıpkırmızı olmuş yüzüyle çalar kapımızı. Aklımız, yüreğimiz birine takılır kalır. Bu kez yaşamın merkezine onu koyar her davranışın, her duygunun, her düşüncenin anlamını onda ararız. Kedimizi onun gözlerinde izleyip, bir benzerimizi bulduğumuzu sanarak, dünyanın en güzel, en olmayacak, en aptal düşünü kurarız. Artık mutlulluğu yakaladığımızı sanarız. Şansı yolunda gidenler belki mutlulupu yakalar, ama kısa süreliğine. Çok geçmeden koca bir kamyonun, küçük bir çocuğun bisikletini çiğeyip geçmesi gibi koca dünya, düşlerimizi parçalayıp verir elimize. Yaşam o kahrolası oyunlarından birini daha oynar bize. İlk sevgili elimizin arasından kayıp bilinmeyen sularda kaybolup gider. Bu serüvenden bize düşen ise, dokunduğumuzda içten içe sızlayan bir yara gibi onun anısını sonsuza kadar yüreğimizin en derin yerinde saklamaktır.
    İlk sevgiliyi yitirişte bir uyarıdır aslında. Ömür tanrısı, gençliğin geçiçi olduğunu sezdirmek istemiştir, ama bunun farkına varamayız. Yeniden aşık oluruz, olduğumuzu zannnederiz, severiz, sevdiğimizi zannederiz ve kaçınılmaz sonuç: evleniriz.  Biriyle birlikte yaşarsak, yazgılarımızın birlşeceğini, yazgılarımız birleşincede kaybetmekten kurtulacağımızı zannederiz. Derken çocuklarımız olur. Yaşam bir yandan alırken bir yandan da vermektedir, diye düşünerek kurnaz bir tüccar gibi
    kandırırız kendimizi. Oysa o gözüpek yol arkadaşı, o deli dolu gençlik, bedenimizde gücü, tazeliği, ruhlarımızdaki sert fırtınaları toparlayıp çoktan terk etmiştir bizi. Derken annemiz babamız en büyük ihaneti yapar; hangi yaşta olursak olalım, henüz yeterince büyümediğimiz bir anda tek başımıza bırakıp giderler. Ağlarız, yıkılırız, öfkeleniriz, kahrederiz, ama ne yapsak boşuna, ömür rendesi durmadan birşeyler eksiltecektir yaşamımızdan. Ta ki taşımakta zorlandığımız yorgun bedenimizi, bıkkın ruhumuzu sonsuza dek teslim alana kadar.
    Ama tuhaftır kaybedeceğimizi bile bile yaşamımızı sürdürürüz. Çünkü hiçbir yerde yazmayan o büyük yasa böyle öngörmüştür. Çoğumuz kaybettiğimizin farkına bile varamayız; her gün biraz daha azalmakta olan mum gibi tükeniriz. Bazılarımızsa bu acı gerçeği farkeder. Farkedenlerden bir kısmı kaybetmeye dayanamaz, oyunda kaybedeceğini anlayınca mızıkçılık yapan çocuklar gibi hem kendisinin hem de çevresindekilerin günlerini cehenneme çevirip, mutsuzluk denizinde ağır ağır boğulup
    giderler. Diğerleriyse birgün yok olacaklarından emin oldukları halde ne heycanlarından, ne umutlarından, ne sevinçlerinden vazgeçerler. Sonunda başlarına neler geleceğini bile bile, ölümle sınırlı olan bu macaranın her evresini, her anını merak eder; bir çocuk gibi şaşırarak ve hayretler içinde kalarak yaşarlar. Onlar yaşamı asla mutluluğa indirgemezler, çünkü mutluluğa indirgenmiş bir yaşam, yoksul geçirilmiş bir ömürdür. Yaşamı mutluluğa indirgeyenlerde ruhsal açıdan yoksun insanlardır. Ruh zenginliğini kazanmış olanlar, yaşamı acısıyla, mutluluğuyla, ihanetiyle, çirkinliğiyle kabul edenlerdir. Onlar ki, kaybetme sanatını öğrenmişlerdir, bu yüzden yaşama katlanabilme yeteneğini geliştirmişlerdir.
    k-AU/21.02.2008/01.06

    Kukla

    April 2, 2009 Leave a comment

    Kukla

    -7
    Bize gereken gerçektir, hayalden, büyüden, rüyadan arınmış gerçek.İçinize işleyen bakışlara kanmayın, hiçbir bakış masum değildir; buna çocuklarınkide dahil. Tatlı sözlere inanmayın; yalnsız söz olmaz. Şarkılara, şiirlere, romanlara, oyunlara , filmlere kulak asmayın; onlar olanları değil, olması gerekenleri söyler. Çiçeklerin narin güzelliği, günbatımının lezzetli kederi, gökyüzünde usulca kayan ak bulutlar, denizlerin menevişli kıpırtısı, toprağın yemyeşil bir buğu gibi kaplayan ağaçların sevinç veren görüntüsü yüreğinizi yumuşatmasın, onlar volkan, deprem, fırtına, sel gibi büyük felaketleri gizlemek için yaratılmıştır.İçinizi kararttığım için üzgünüm ama ne yazık ki durum budur.
    -12
    Mucizeler, hepsi yanılsamadan ibarettir. Bir an gözümüzü boyarlar, su birikintilerini pırlanta, delik deşik sokağımızı cennet yolu sanarız. Çocukluğumuzdan kalan o masum şaşkınlık duygusunu tatmaya başlarız, heyecanlanır, merak duyar, farkına varmadan yaşama bağlanırız; ama bu uzun sürmez, gerçek kısa sürede ortaya ve mücüze diye bir şey olmadığını, bunun bir yanılsama olduğunu anlarız. Eski karanlık sokak, kirli su birikintileri önümüze serilir. Şaşkınlığımız, heyecanımız, merakımız kaybolur. Burada tek mutlu ola mantığımızdır; alışkın olduğu duruma yeniden dönülmüş, işler yoluna girmiştir. Korkulacak, kaygı duyulacak,çözümlenecek bir olay yoktur. Yaşam normal akışına dönmüştür.
    12.02.2008/salı

    Seninle bir kahvaltı

    April 2, 2009 Leave a comment
    04 Nisan

    seninle bir kahvaltı…

    …dışarı çıkmadan önce ışıkları kapattım.Asansörün düğmesine bastım. Hemen geldi …sanki o da bu günün farkında.5. kata çıktım hemen ,arkadaşım kendisini gitmeden önce kaldırmamı istemişti benden.Odaya gittim mışıl mışıl uyuyordu.Bir kaç kez seslendim ,uyandırdım.Gelicek misin dedim.”Abi sen git ben yatıcam.” dedi.Yüzümdeki neşeli ifadenin farkında degildi herhalde,hiç tepki vermedi oysa beni ne zaman neşeli görse takılmadan duramazdı.Odama indim yüzümü bir kez daha yıkadım ,zinde gözükmem gerekiyordu.Aylardan sonra ilk kez özendim giyecegim elbiselere ,aynanın önünde tatmin olana kadar saçlarımı bir sağa bir sola taradım.Çantama defter ,kitap ve bu gün ki derslerin notlarını koydum.Telefonumu alıp kendimi dışarı attım.Nedense bu sabah güvenlikte kimseyi göremedim.Mustafa abi olsaydıda bu sabah ne kadar neşeli oldugumu bir görseydi diye geçirdim içimden.
    Dışarısı sandığımdan dahada soğukmuş, önce biraz ürperdim.Sonrada bu hafifligin tadını çıkarmaya başladım.Kulaklıklarımı taktım, sabah sabah sevdiğim parçaları dinlemeye başladım yolda yürürken.Bir taraftanda az sonra olacakları içimden kestirmeye çalışıyordum.Ne zamandır bu günü bekliyordum.Her şey çok güzel olmalı.
    Kaldırım taşları sanki farkında her şeyin.Her sabah mutlaka takılırdım.Bu gün ise sanki onlar beni taşıyor.Havanın berraklığına ne demeli peki, kuşlarada birileri haber salmış olmalı, bir başka yeşil sanki her gördüğümde sararmış olmasından şikayet ettiğim yapraklar,çimlerde bir gelin gibi hafiften bükmüş boynunu o kadar güzellerdi ki her zaman üzerlerine basarak geçtiğim yolu uzatıp üzerlerine basmadım, en azından bu gün kıymak istemedim onlara.Dinledigim parçadanda çok güzel bir cümle yakaladım sosyale varmadan.”besle kargayı kartala kafa tutsun.” çok hoşuma gitti, hiçte farkedememişim bu güne kadar…
    Bu sabahta ayrı bir neşeli kasadaki görevli yine iki kelimede olsa sohbetimizi ettik.3 dilim ekmek aldım sepetten, şansa bak bir de yarım şeker buldum çayım için, bir tanede adi plastik kaşık…Tepsimi aldım boş bir masaya geçtim…
    Sonunda seninle karşılıklı oturuyoruz.Pencere kenarında bir masa seçmiştim hem senin tenini daha berrak görebilmek hemde gerektiginde masmavi gökyüzüne bakıp gerektiğimde ufkumu açmak için.Önce tabaktaki jelatini çıkardım.Sonra yumurtamı soyup reçel ve balın yerine koyup orda dilimledim sonra domates ve salatığı…Hepsine ayrı bir özen gösteriyordum, her şeyin bir düzeni vardı,beni düzenli görmek istedigini soylemiştin ya artık çok dikkat ediyorum bu tarz küçük ayrıntılara.Ne güzelmiş senin gözlerinin içine bakıp çayımı yudumlamak,tatlı tatlı gülüşüne sabah şahitlik etmek.Sesinde öyle sıcak ki her kelimen ayrı bir heyecan , ayrı bir macera katıyor sanki hayatıma.Çok seviyorum saçlarını ilk kez dokunabilmiştim onlara…Bir keresinde sevmedigini söylemiştin saçlarını hatırladın mı sana ne kadar kızdığımı ? O yer yer kıvrımlı dalgalı saçların yanaklarını nede güzel sarıyor hiçte farkında degilsin halbuki.
    Ne de çabuk bitti şu kahvaltı.Gitmesem şu sınavıma olmaz mı ? Seninle olsam… Benim için en iyisini istediğini biliyorum nasıl olsa sınavdan sonra hemen yanıma geleceksin.Çimlerin üstüne oturup biraz daha vakit geçirecegiz. Tepsimi topladım yerine koydum. Arkadaşlardan biriyle az sohbet ettim.
    Oldu mu ama şimdi …
    Bak karşıdaki bankta oturuyorsun.Evet gerçektende sensin…gitsem konuşabilecegim, kafamı kaldırsam gözlerinin içine bakabileceğim, elimi uzatsam dokunabilecegim , ellerimi uzatsam sarılabilecegim, sarılsam öpebilecegim sen…. Oturmuş nede güzel hayalinle beraberdim az önce.. O nun gülüşüde seninki kadar güzeldi.Hafifçe tombul yanakları vardı, çocuksu duruşu ilgili bakışları vardı, gülen gözleri hemen ısıtıyordu insanın içini.Saçlarından hiç bahsetmiyorum bile…ve üstelik O beni seviyordu.Hemde deliler gibi çünkü O benim hayalimdi,ben öyle olmasını istemiştim, böylece senden daha mükemmel birini yaratabilmiştim ilk defa, sırf seni unutabilmek için.Ama sen yine karşıma çıktın.Her şeyin hayal olduğunu gösterdin.Beni en zayıf noktamdan yakalamayı bir kez daha başardın.
    Halbuki tüm gece uyumamıştım hayalinle buluşmak için.Ellerimin neden titredigini sormuştun ilk masaya oturdugumda; uykusuzluktan yürüyemeyecek haldeydim, aslında beni ayakta tutan sadece sendin o an için.İşte her şeyi bitirdin bense yanına bile gelip konuşmaya cesaret edemedim belki terslersin diye.Korkuyorum hala ve bu korkum her gün biraz daha bitiriyor, bir böcek gibi hayatımın kalan neşesini kemirip duruyor.”Hiç kimse için üzülmeye değmez ” mi, bilmiyorum ama beni hayata bağlayan sadece hayalin kalmıştı, seni görmeden önce.
    İnan bunu daha fazla nasıl kaldırabileceğimi bilmiyorum.

    NEBIOGLU                                                                                                                                          04 04 2007

    Follow

    Get every new post delivered to your Inbox.